"Onaylanmayı dileyecek kadar çılgın değilim; kabul görmeyi bile talep etmiyorum: bu çok büyük bir talep. Sadece anlaşılmayı arzu ediyorum…" M. Yourcenar

Anlaşılmayı arzu etmekten vazgeçme eşiğini düşünün bir de. Bazı insanlarda fazlasıyla mevcut. Haklıyız da. Çünkü anlaşılmanın çok mümkün olmayan bir şey olduğunu düşünüyorum. Hiç kimseyi, onun istediği gerçeklikte anlayabileceğimi düşünmüyorum. Kimsenin de beni gerçekten anlayabileceğini. Yazarları okuyoruz, resimleri inceliyoruz, filmleri seyrediyoruz, sanatçının gerçekte ne anlatmaya çalıştığını düşünür dururuz. Herkes kendince farklı şeyler bulur. Sanatın da anlaşılmak istediğini hiç düşünmüyorum. Daha çok sanatın kendi ilgi arsızlığıyla ilgili belki bu. Temelinde bir yaratımı ortaya koyan sanatçı anlaşıldığı vakit sonlanacağını mı düşünür? Soru işareti burada şimdilik beklesin. Bizdeki de anlaşılmak istememek mi? Belki kendi kendimizi bile anlamıyoruz ki anlaşılma beklentisi içine girelim. İnsanın kendi içine dönememesi, insan ilişkileriyle olan inişleri çıkışlarında çok büyük bir etken. Anlaşılma arzusu içindeyken bunu da düşünmeli. Marguerite Yourcenar’ın ilk iki cümlesindeki başkaldırış, insanın kendi varoluşu için olmazsa olmazı. Anlaşılma arzusu da, mümkün ol(a)madığını gördükçe, onaylanma ve kabul görme isteğine dönüşebiliyor. Yani tehlikeli bir sınır çizgisi. Bu çizgide kalmayıp, “anlaşılmayı” da reddetmek insanı rahatlatıyor.